7 Eylül 2015 Pazartesi

Johan Theorin | Ölülerin Yankıları

Geçen haftanın sürprizlerinden biri de Ölülerin Yankıları'ydı. Kitabın reklamını daha önce Doğan Kitap'ın sayfasında görmüş ve epeyce meraklanmıştım ama o kadar uzun bir okuma listem vardı ki şimdilik ona bir kitap daha eklemek istememiştim. Derken İthaki Yayınları'ndan çıkan ilk çevirim Kafes'le ilgili bir postun altında Can Yapalak'la denk geldik. Çok sevdiğim bir adamdır Can, çok da iyi bir çevirmendir. Daha önce yine Doğan Kitap'tan çıkan Golem ve Cin de onun çevirisiydi. Muazzamdı. Neyse; sonuç olarak Can'la bir anlaşma yaptık; O bana çevirilerinden birer tane gönderiyor, ben de ona. İşte, o anlaşmanın ilk ayağı geçen hafta gelen Ölülerin Yankıları ve Benim Olana Dek idi. Meğer reklamını görüp de merakımı cezbetmiş olan kitap Can'ın çevirisiymiş.

Dolayısıyla okunmayı bekleyen onlarca kitabımın olmasına rağmen Ölülerin Yankıları'nın üstüne atladım. Harika betimlemelerle ve tertemiz bir dille başladı kitap; tarifler son derece güçlüydü. 50 sayfa oldu, "Herhalde az sonra hızlanır," dedim. 100 sayfa oldu, "Artık hareketli yerlere geliyor olmalıyım," dedim. 150 oldu, "N'oluyor lan?" dedim. Kitap tam olarak 266'ıncı sayfada birkaç sayfalığına hızlanıp tekrar yavaşladı. Azıcık hareket gördüğüm bir diğer yer ise 470 sayfalık kitabın son 20 sayfasıydı. Evet. İskandinav polisiyeleri Amerikan türdeşlerine kıyasla daha sakin olur, daha ağır ilerler. Sanki İskandinavya'nın havası ve suyu cümlelerin kuruluş yapısını bile etkilemiş gibidir. Ama Ölülerin Yankıları hem sakin, hem ağır hem de yavaştı. O kadar akıcı cümlelere rağmen beni gerçekten çok zorladı. Polisiyelerde alıştığımız sürekli pik çizen yapıda değil, daha ziyade düz çizgide ilerleyen bir kurgusu vardı.

Kitap 1930 - 1990 yılları arasında İsveç'in Öland isimli bir kasabasında geçiyor. Tek çocuk annesi Julia, erkek arkadaşını görmek için şehre gitmeden önce üç-beş yaşlarındaki oğlu Jens'i annesiyle babasına emanet ediyor. Ancak büyükannesinin uykuya dalmasını fırsat bile Jens evden ayrılıp düzlüklerde kayboluyor ve tüm aramalara rağmen bulunamıyor. Oğlunun kayboluşunu izleyen yirmi yıl boyunca Julia kendini heder ediyor, hemşirelik mesleğinden sürekli izin alarak sadece Göteborg'daki evinde oturup iciyor. Ancak o sırada Manas'ta bir huzurevinde kalan babasının çağrısıyla Öland'a geri dönüyor. Julia'nın banası Gerlof iki yaşlı arkadaşıyla beraber torununun cinayetini çözmeye çalışıyor çünkü. Ama ölüm kasabada kol geziyor. Ve herkesin aklında tek bir isim var. Nils Kant. Yıllar önce ölmüş olması gereken Nils Kant.

Açıkçası kitabın son yirmi sayfasına gelene dek Goodreads'i açıp iki yıldız vermeyi düşünüyordum ancak son sayfalarda hikayenin aniden viraja girmesiyle iki buçukta karar kıldım. Dolayısıyla kitabı sadece İskandinav edebiyatı sevenlere önereceğim. Hani, eğer Jo Nesbo'ları filan silip süpürdüyseniz Johan Teorin'i de benden daha büyük zevk alarak okuyacağınızdan eminim.

İyi okumalar, 

Not: Çeviri kitaplarda ara sıra karşılaştığım bir durum var. Kitaptaki Hristiyan karakterlerin "Allah" demesini doğru bulmuyorum. God kelimesinin Türkçe'deki karşılığı Tanrı'dır. Yabancı bir karakterin Allah demesi, Batman'in Allah demesiyle eşdeğer benim gözümde. Ölülerin Yankıları'nda da aynı durumla iki defa karşılaştım. Eminim sonraki baskılarda düzeltilecektir.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Luana Lewis | Siginak

An itibariyle erkek cinsinin buyuk kismindan nefret ediyorum. Kiminin suratini rendelemek, kimininkini ise minik bir igneyle delik desik etmek istiyorum cunku az once Siginak'i bitirdim.

Siginak tam bir "psikolojik" gerilim romani cunku ana karakterlerin cogu psikologlardan ve psikiyatristlerden olusuyor. Dolayisiyla sayfalar arasinda hem doktorlarla hem hastalarla hem de kurbanlarla karsilasiyoruz. Hatta ayni anda hem doktor, hem hasta hem de kurban olan bir kadinla. Stella'yla. Stella lanet olasicanin teki yuzunden cok buyuk bir travma geciriyor ve onca egitimine, meslegine, dostlarina, cevresine ragmen her seyi arkasinda birakip dort duvar arasina kapaniyor. Guvenli oldugunu dusundugu tek yere kilitliyor kendini ama orasi dunyanin geri kalanindan cok daha tehlikeli...

Kitapta ayni anda uc farkli zaman ve uc farkli mekan ele aliniyor. Yazarin aslen bir psikiyatrist olmasi nedeniyle kitaptaki karakter tasvirleri ve psikozlar son derece guclu. Hele eger bir de depresyon ya da duygulanim bozuklugu gecmisiniz varsa bahsi gecen ilaclari ve onlarin zihniniz uzerindeki etkisini de hissedebiliyorsunuz. Tam bir kapana kisilmislik hali. Siddet. Manipulasyon. Nefret. Hatta o parcalanmis karakter, madde bagimliligi ve caresizlik gibi hisleri Trendeki Kiz'dan cok daha iyi verdigine inaniyorum.

Kitabin cevirisi de ufak tefek edisyon ve baski hatalari haricinde gayet akiciydi. Kitabim orjinal olmasina ragmen bazi sayfalarin sag alt kosesinde bir iki kelime cikmamisti. Yine de basit ve kolay tahmin edilebilir kelimeler oldugundan bunu da cok sorun etmeyecegim. Beni rahatsiz eden sey, ingilizce isimlere yazilislarina gore ek getirilmesiydi. "Roger'e", "Blue'nin" deyip durmus cevirmenler - evet, kitabin iki cevirmeni var. O yuzden okuma sirasinda zihnimdeki otomatik duzeltme fonksiyonunu hic kapatamadim.

Guzeldi Siginak. Ama en onemlisi gercekciydi. Cevremdeki onlarca kadini gordum Stella'da. Iste o yuzden dehset vericiydi.
Iyi okumalar,
Asli

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Neil Gaiman & Terry Pratchett | Kiyamet Gosterisi

Ve Akyaka tatilinin ikinci kitabi!

Neil Gaiman ile Terry Pratchett bir araya gelir de ortaya kotu bir kitap cikar mi? Ne mumkun!

Neil Gaiman takintimi zaten biliyorsunuz - bilmiyorduysaniz bile dunku Yolun Sonundaki Okyanus yorumum sayesinde ogrendiniz. Terry Pratchett'i de sevmemek olanaksiz. Sonuc olarak Neil ve Terry'nin bir araya gelmesi benim icin tam bir "muz olsun ama tadi cilege benzesin" vakasi; bastan sona kusursuz!

Deccal dunyaya geldi. O on bir yasina bastigi gun kiyamet kopacak. Kiyameti durdurmak ise ezelden beri dusman olan bir melege ve bir iblise kalmis! Tanri da Seytan da kiyametin kopmasini, gokyuzu ve yeralti ordularinin savasmasini istiyor. Savas, Kitlik, Kirlilik ve Olum - yani mahserin dort atlisi - hazir! Karsilarinda ise on bir yaslarinda dort cocuktan olusan Onlar Cetesi var. Tabii bir de cadilar, cadi avcilari, baska iblisler, kehanetler ve pazarlamacilar... Velhasilkelam, karsimizdaki kitap "gercek dunyayla" alakasi yokmus gibi gorunen ama "gercegi" kendisinden bile daha iyi yansitan kusursuz bir roman!

Bu iki adamin espri anlayislari beni olduruyor! Dinmek bilmeyen kikirtilar esliginde okudum kitabi ama herkes uzerinde ayni etkiyi yaratmayacaktir. Kitabi boylesine sevmek icin Ingilizlerle Amerikalilar arasindaki atismaya, Ingilizlerin genel espri anlayisina, muziklerine, aliskanliklarina, Hristiyanlikta kiyamet inanisina ve en onemlisi Queen'e biraz hakim olmak gerekiyor. Yoksa kitabin hayranlarinin gulerken altlarina kacirmalarina neden olan cumleler yavan birer soz obeginden ibaret olacaktir.

Kitaptaki metaforlar beni buyuledi! Her bir kahramanin karsilik geldigi karakter inanilmazdi. Her defasinda icinde yasadigimiz dunyayi buldum Kiyamet Gosterisi'nde. Nasil okudum, ne zaman ortasina geldim, ne ara kitabin son sayfasini cevirdim hic anlamadim. Ote yandan Neil ve Terry'nin birbirleri hakkinda yazdiklari gozlerimin dolmasina, tuylerimin diken diken olmasina yol acti. Gordum ki hala Terry Pratchett'in oldugune inanamiyorum. Onlari roportajlarda, radyo programlarinda, durmadan yaptiklari telefon gorusmeleri sirasinda hayal ettim ve her defasinda kalbim sikisti.

Kitabin cevirisi cok cok harika degil; bir de redaksiyon surecinden kalma hatalar var. Bir kelime eklerken cikarilmasi gereken kelimenin unutulmasi gibi... Lakin bu hatalar kitabin genelini etkilemiyor; "Lan keske gozden kacmamis olsaydi," dedirtecek kusurlar olarak kaliyor.

Kiyamet kopmadan bir an once kitabi alin! Dersimizi onceden calismis olalim boylece:) Iyi okumalar!

Ademler, yilanlar, melekler,
Asli

16 Ağustos 2015 Pazar

Neil Gaiman | Yolun Sonundaki Okyanus

Ve Neil Gaiman bir kere daha aklımı başımdan aldı.

Hayatımın belli anlarında durup durup aynı kitaplara dönebiliyorum. Yolun Sonundaki Okyanus da bunlardan biri. Her defasında beni içinde bulunduğum dünyadan koparıp bambaşka yerlere, sihrin gerçekten var olduğu, gökyüzünde iki ay görmenin normal karşılandığı, çimlerin altın sarısı parladığı, minicik bir gölün okyanus sayıldığı, evrenin dilinin konuşulduğu dünyalara götürüyor. Neil Gaiman'ın kelimelerini okurken her defasında havada süzülüyormuşum hissine kapılıyorum. Çünkü bence o, roman değil de masal yazıyor. Hem de çok bilmiş bir üslupla "yetişkinler" için değil, yaşı ilerlemiş ama ruhu hep on bir yaşında kalmış çocuklar için yazıyor masallarını.

Bu adama dair zaafım tartışılamaz. Kelimenin tam anlamıyla adamın cümlelerine hayranım. Hatta bileğimdeki dövme de - Even Nothing Cannot Last Forever / Hiçlik Bile Sonsuza Dek Süremez - bir Neil Gaiman alıntısı. Ne zaman Neil Gaiman okusam dünya üzerinde tek başıma olmadığımı hissediyorum çünkü biliyorum ki kafası benimki gibi çalışan biri daha var. Özel hissediyorum. Ruhumdaki yaraların ne kadar değerli olduğunu fark ediyorum.

Yolun Sonundaki Okyanus da tıpkı çoğu Neil Gaiman kitabı gibi bir masal. Simsiyah minicik bir kedisi olan, karanlıkta uyumaktan korkan, dünya katlanamayacağı bir hal aldığında kitaplara sığınan on küsur yaşında bir çocuğun hikayesi. Onun ve üç Hemstock kadınının. Bazı kitapların yanında yumuşacık aromalı bir kahve gider. İşte onlardan biri Yolun Sonundaki Okyanus.

Eğer "gerçek" hayatın acımasızlığından bunaldıysanız Yolun Sonundaki Okyanus'u okuyun ve sayfa sayısının azlığı konusundaki küfür grubumuza katılın.

Ayrıca Zeynep Heyzen Ateş'in çevirisi bir harika! Minicik birkaç çeviri/redaksiyon hatası olsa da o kadar minikler ki onlara hata değil, kusur demeyi tercih ediyorum. Yeri geldiğinde kullanılan devrik cümlelere ise bayıldım! Neil Gaiman'ın tarzı ancak bu denli güzel yansıtılabilirdi.

Okyanuslar, siyah kediler, kitaplar,
Aslı


7 Ağustos 2015 Cuma

Josh Malerman | Kafes

Yine çocuğu üniversiteyi kazanmış anne gururu...

Son çevirim Kafes, İthaki Yayınları'ndan çıktı ve bugün raflardaki yerini aldı. Kırmızı bayramlık ayakkabılarını gören üç yaşındaki kız çocukları gibi hop hop zıplıyorum evin içinde; kitaba dair tanıtımlar, yorumlar, fotoğraflar düştükçe iyice elim ayağıma dolanıyor. Çok tuhaf bir his bu... Çok! Çeviriyi bitirdiğim gün Goodreads'e şöyle yazmışım;

Çeviri bitti... Ben de bittim. Korkunçtu, acımasızdı, sürükleyiciydi, gözyaşı doluydu, harikaydı. Başlangıçta gerim gerim geriliyordum ama son elli sayfayı sürekli ağlayarak çevirdim; durup durup ağladım. Çevirirken ağladığım yetmezmiş gibi okurken de zırladım. Bird Box'ı tek kelimeyle tarif etmem gerekse muhtemelen "güçlüydü" derim. Ama o tek kelime bana yetmez; cesaretti, bağlılıktı, yaşama tutunmaktı da diyebilirim. Çok acayip kitaptı anlayacağınız. Bundan on dört yıl önce çeviri yapmaya başladığımda teknik manuellerin altında ezilip duruyordum, sıkılıyordum, bunalıyordum. Hepsi bugün içinmiş. Böylesine vurucu bir kitabın çevirisini tamamlayıp gözlerimdeki saçma sapan yaşları silerken bu yorumu yazmak içinmiş. 
Mesleğimi seviyordum, şimdi daha çok seviyorum.
İyi okumalar,
Aslı



Tanıtım Metninden;

Dışarıda bir şey var…
Görülmemesi gereken korkunç bir şey… Ona atılan bir bakış kişiyi ölümcül bir deliliğe sürüklüyor. Ne olduğunu ve nereden geldiğini ise kimse bilmiyor.
Malorie ve iki çocuğu, olayların başlangıcından beş yıl sonra hayatta kalmayı beceren bir avuç insan arasındaydı. Nehrin kenarındaki terk edilmiş bir evde çocuklarıyla yaşayan Malorie, ailesinin güvende olabileceği bir yere gitmenin hayalini kuruyordu. Fakat onları bekleyen yolculuk tehlikelerle doluydu. Tek bir yanlış hamle ölümlerine yol açabilirdi. Ve onları takip eden bir şey vardı.
Bu bilinmeyene doğru gözbağının karanlığında yaptığı yolculukta Malorie sık sık geçmişi hatırlıyordu. Bilinmez tehlikenin karşısında bir araya gelerek hayatta kalmaya çalışan, kendisini de aralarına kabul ederek onu da kurtaran ev arkadaşları teker teker aklına geliyordu: Bir zamanlar yabancı olan bir grup insanın birer birer kapısını çaldığı evde kurdukları ortak hayat... Ancak sağ kalan ve kapılarını çalan insanlar arttıkça ortaya yüzleşmeleri gereken bir soru çıkmıştı: Herkesin aniden delirdiği bir dünyada kime güvenilebilirdi?

19 Temmuz 2015 Pazar

Mo Hayder | Kuş Adam

Zaman zaman şımarmadığımı söylemek mümkün değil ama en büyük şımarıklıklarımı da hep kitap isterken yapıyorum. Neyseki çok tatlı arkadaşlarım var; üç yaşında bir kız çocuğu edasıyla ayaklarımı yere vura vura, "Bana bu kitabı alın; n'oooooluuuuur!" demeye başladığımda her defasında biri çığlıklarımı duyuyor. Kuş Adam'a da işte öyle bir şımarıklık sonunda kavuştum; teşekkür ederim Zahide, hem kitabım hem o sevimli takvimim hem de içindeki sımsıcak mektup için! Ay lav ya!

Bir süredir üst üste distopyalar okuyor ve asıl tarzım olan polisiye/gerilimleri özlüyordum. Kuş Adam'ı ve özellikle de kapağını görünce, "İşte!" dedim, "açlığımı doyuracak bir kitap!" Kitap bana geldiği sırada okumakta olduğum başka bir kitap olduğundan rafımda beni bekleyen Kuş Adam'a ne zaman baksam ağzım sulandı. Lakin... Çok umduğum gibi çıkmadı kitap. Evet, polisiyeydi. Evet, gerilimdi. Evet, dili yalındı. Öteki yandan, 350'inci sayfaya kadar yavaş yavaş okudum kitabı. Hani böyle elime aldığımda bir solukta yüz sayfa okuyacağım türden bir hikaye değildi. Diğer yandan, son 100 sayfayı da bir o kadar heyecanla okudum. Benim ölçeğimde ortalama bir polisiyeydi ama hikayedeki keskin dönüşler, sağ gösterip sol vurmalar falan oldukça keyifliydi.

Mo Hayder'in Caffery isimli bir karakteri var ve Kuş Adam onunla tanıştığımız ilk roman. Adam karizmatik, yakışıklı, zeki, hoş ve tabii ki travmalı. Polisiye yazarlarının özellikle travmalı karakterler yarattığını ve onların travmalarından bahsetmeyi sevdiğini biliyoruz ama Mo Hayder bunu biraz uzatmış. Ewan'ı ve Veronica'yı daha az okuyabilirdik. Hatta belki de buydu ilk 350 sayfanın yavaş gitmesine neden olan... Hikayeye odaklanmak varken arada başı sonu olmayan travmalara girmek tempoyu biraz düşürdü. Öte yandan, az önce de dediğim gibi ana hikaye çok kıvrak ve hareketliydi.

Kitabın çevirisi ve edisyonu da oldukça başarılı. Pegasus zaten bu konuda genellikle iyi işler çıkarıyor. Bazı cümlelerin kuruluş tarzından ötürü zorlanmış olsam da Boğaç Erkan'ın çevirisini beğendiğimi söyleyebilirim. Sadece bir yerde "bong" ya da en kötü ihtimalle "pipo" olarak çevrilmesi gereken "water pipe" ifadesinin "su borusu" olarak çevrildiğini görünce biraz güldüm. Lakin 430 sayfalık bir kitapta sadece buna takıldığım ve kitap çevirmenleri olarak hepimizin zihninin dağıldığı bir nokta olduğunu bildiğim için bunu gülümseyerek karşıladım.

Velhasılkelam,


Ben yine kitabın kendisinden daha uzun yorumlar yazmaya başlamadan mevzuyu bitirsem iyi olacak:) Güzeldi, ortalamaydı, daha iyi odaklanabilseydim Goodreads'te dört yıldız verebileceğim bir kitap olabilirdi. Ama az önce bahsettiğim nedenlerden ötürü üç buçukla yetinmek zorunda kaldı.

İyi okumalar, kuşlar, çiçekler, böcekler,

Aslı.



7 Temmuz 2015 Salı

Agatha Christie | Doğu Ekspresinde Cinayet

Raflarımda henüz okumadığım birkaç tane Agatha Christie romanı hep vardır. Çünkü kalın, meramlı, elimde nispeten uzayan ya da zihnimi zorlayan kitapların arasında nefes almak niyetine okurum onları. Hemencicik bir ya da iki günde biterler ve zihnim bir sonraki kallavi kitaba hazır olur.

Agatha Christie'nin en sevdiğim romanı Sıfır Noktası'dır. Son derece başarılı bir anlatıma ve kurguya sahip olduğunu düşünürüm. Hatta şu ana kadar okuduğum Hercule Poirot romanlarının hiçbiri Sıfır Noktasının yanına bile yaklaşamaz. Yani, yaklaşamazdı. Doğu Ekspresinde Cinayet hoooop diye uçarak gelip listemin ikinci sırasına konuverdi. Hem de Sıfır Noktası'nı tedirgin edici ölçüde sarsarak.

Doğu Ekspresi'yle ülkesine dönmekte olan Hercule Poirot'un vagonunda bir cinayet işlenir. O sırada trende olan Tren İdaresi sorumlusu da Poirot'dan cinayeti aydınlatması için yardım ister. Yolcuların bavullarının araştırılmasıyla başlayan soruşturma ise her adımında farklı bir sürprize gebedir. Hem de ne sürprizlere...

Doğu Ekspresinde Cinayet, Agatha Christie'nin dehasını en hoş şekilde ortaya koyduğu eserlerinden biri bence. Öte yandan yenice basımlarda çevirileri genellikle fena olmamasına rağmen metnin akıcılığının yeterince yansıtılamadığını düşünüyorum. Hani bir yerde bir sorun olduğunu hissedersiniz ama parmağınızı tam olarak o sorunun üzerine basamazsınız. İşte... Agatha Christie romanlarının çevirilerinde ben de kendimi böyle hissediyorum. Bir sorun var; ama ne?

Agatha, bildiğiniz Agatha.
Poirot, bildiğiniz Poirot.
Seveceksiniz. :)

İyi okumalar!
Aslı

Minikli Not: Doğu Ekspresinde Cinayet 1933 yılında İstanbul'da, Pera Palas Oteli'nde yazılmış. Öyle de sevimli bir yanı var.

3 Temmuz 2015 Cuma

Yeni Dünya | Anna Carey

Merhaba,

Burası çok güzel, gelsenize! Size, Yeni Dünya'nın beni yatırdığı ters köşemden sesleniyorum. Çünkü haddinden fazla genç edebiyatı olduğunu düşündüğüm, meramsız bir roman olduğunu sandığım bir kitap beni ancak böylesine şaşırtabilirdi. 

Evet. Kitabın kesinlikle gençlere özgü bir yanı var. Bir kere tıpkı çoğu distopya gibi insanların büyük bir kısmının hastalanıp ölmesiyle başlıyor ve toplumun hayatta kalanlarla yeniden kurulmasına odaklanıyor fakat işin bu kısmı biraz yavan geliyor artık bana. Öte yandan, Onur Kınacı Birler'in çevirisiyle Türkçe'de yayınlanan Yeni Dünya'nın çok daha bel altı vurduğunu söylemeden olmaz. Yer yer duygusal, yer yer kadın/erkek ilişkilerine eleştirel bir bakış açısı sunabilen, yer yer de siyasi dertleri olan bir kitapmış Yeni Dünya. Öyle ki ilk elli sayfasını bir solukta okuduktan sonra kendi çevirime odaklanmam gerektiğinden kitabı bir hafta boyunca elime alamayınca hissettiğim suçluluk ve eksiklik duygusunun haddi hesabı yok. Muhtemelen evrene de benzer bir sinyal gönderdiğimden zort diye kesilip 48 saat boyunca geri gelmeyen elektriğim sayesinde kitabın geri kalanını bir günde okuyup bitirdim. Hatta şöyle ki eğer gün içinde yapacak bir şeyleriniz yoksa sabah kahvesiyle elinize alın Yeni Dünya'yı, akşam beş çayıyla kitabı bitirmiş, göğsünüzün üzerine kapatmış olursunuz. Ve tıpkı benim gibi, "O ikinci kitap buraya gelecek!" nidaları atmaya başlarsınız.

Kitabın dili ve çevirmenin bunu yansıtma şekli çok tatlı. Cümle kurguları hiç zorlanmadan okuyacağınız yalın ve derli toplu cinsten. Son derece temiz bir dil Onur'unki. Akıcı. Öte yandan kitabın redaksiyon ayağında biraz sıkıntılar olmuş. Cümlelerin içine fazladan eklenen ya da cümleden çıkarılmış kelimeler bunlardan bazıları. Cümlenin başının sonunun ayrı oynadığı birkaç örnek de var ama duyduğuma göre ikinci baskıda bunların tümü giderilecekmiş.

Kitabın konusundan da azıcık bahsedeyim mi? İşte. Alışılageldik bir şekilde toplumda bir hastalık baş gösteriyor ve insanlar çatır çatır ölmeye başlıyorlar. Toplumun yeniden yapılanma sürecinde yetim kalan çocuklar ise toplanıp yatılı okullara gönderiliyor. Ana karakterimiz Eve, kız okullarından birinde öğrenci. Hatta onur öğrencisi. Pek zeki, pek başarılı. Sisteme karşı korkunç bir güveni var. Ancak tam da mezuniyet töreni öncesinde kazın ayağının öyle olmadığını öğreniyor. Ve kaçıyor. Hayatı boyunca bildiği, gördüğü, güvende olduğunu sandığı tek yerden çıkıp erkeklerle, çetelerle, askerlerle, hayvanlarla dolu vahşi bir yaşama adım atıyor. Kitap çok da heyecanlı bir yerde bitiyor. Bu nedenle serinin ikinci kitabı olan Kum Şehri'ni de alacaksanız ikisinin siparişini aynı anda verin. Sevgili Onur her çevirisinden bana hediye etmekle yükümlü olduğu ve etmezse kan çıkacağı için ben oturmuş paşa paşa onu bekliyorum:) Ben yandım, siz yanmayın:)

Tatlı okumalar!
Aslı

23 Haziran 2015 Salı

Kuşlar Öterken | Evie Wyld

Tuhaf kitaplara bayılıyorum!

Kuşlar Öterken her ne kadar bahsettiğim tuhaflık kavramına tam olarak girmese de kendi kategorisinde oldukça iddialı bir kitap. Kitabı dün sabah bitirdim; dün sabahtan beri de ne yazacağımı düşünüyorum zira çok uzun zamandır böylesine aklımı karıştıran bir kitap daha okumamıştım. Kitabın kapağını gördüğüm ilk gün romantik, duygusal bir kitap olduğunu sandım ve biraz uzak durmaya karar verdim. Sonra, kitabı hediye eden çevirmeni Arzu Altınanıt uyardı beni; "Kitap gerilim dolu," dedi. "Lan! Tam da benim kalemim olan bir kitabı bir seneye yakın bir süre boyunca romans sanıp rafımda mı beklettim?" diyerek kızdım kendime ve elimdeki kitap biter bitmez Kuşlar Öterken'e başladım.

Kitap bitmiş olmasına rağmen şu anda en büyük derdim şu: Jake'in koyunlarını kim ya da ne öldürüyor? İşte kitabın güzelliği de burada. Kocaman bir koyun çiftliğinde köpeğiyle bir başına yaşayıp koyun kırkan bir kadının hayatından farklı zamanlarda alınmış üç kesiti anlatıyor Kuşlar Öterken. Kadını oraya getiren olayları geçmişten günümüze değil, günümüzden geçmişe doğru giden bir sıralamayla okuyoruz. Aklımızdaki sorular yanıt buluyor mu? Hepsi değil. Ama kitabı da güzel yapan bu zaten. Son zamanlarda giriş, gelişme, sonuç bölümleri olan distopyalar, romanslar, gerilim romanları öne çıkıyor; bu nedenle, çok uzun zamandan beri kesit romanı eksikliğini hissediyordum. Kuşlar Öterken işte tam olarak o eksikliği dolduruyor.

Kocaman bir koyun çiftliğinde köpeğiyle bir başına yaşayıp koyun kırkan bir kadının hikayesi dediğimde kulağa çok sıkıcı gelmedi mi? Kendimden utandım bir anda:) Hayır; kitap kesinlikle sıkıcı bir kitap değil. Aksine, kendisinden beklenmeyecek kadar da sürükleyici ve akıcı bir kitap. Hele son 100 sayfayı nasıl okudum bir ben, bir de İzmir Metrosu'ndakiler bilir. Gerile gerile, merak ede ede dört beş gün içinde okuduğum Kuşlar Öterken'i şayet zamanım olsaydı bir günde oturup bitirirdim. İşte; tam olarak bu noktada kitapla ilgili ilk uyarım geliyor. İlk elli altmış sayfada kitabın tam olarak ne anlattığını anlamakta zorlandım. Üç farklı zaman dilimi arasındaki geçişler o kadar sertti ki hangisi önce, hangisi sonra çözmeye uğraşırken henüz yeni yeni tanıdığım kitap karakterleri iyice aklımın karışmasına neden oldu. Dolayısıyla, kitaba başladığınız anda bir iki saatiniz olsun; ilk elli sayfayı bitirmeden kitabı elinizden bırakmayın. Unutmamanız gereken detayların arasına zaman girince kitaptan kopmanıza neden olabilir. Sonrasında aynı sıkıntıyı yaşamayacaksınız. Ancak ilk elli sayfa önemli. :)

Kitabın çevirisine gelince... Arzu Altınanıt gerçekten çok iyi bir iş başarmış. Özellikle bu kitapta kullandığı devrik cümle yapısının kitabın edebi havasına son derece uygun olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle gerilimi artırıyor ancak devrik cümlelerden hoşlanmayanları da baştan uyarmalıyım. Hatta, kendisinin kuş fobisi olduğunu ve kitabı çevirirken çevirmesi gereken kuş seslerini duyabilmek için saatlerce kuş belgeselleri seyretmek zorunda kaldığını da söylemeliyim. Özveri böyle bir şey:) 

Çevirinin güzelliğine rağmen edisyonunda sıkıntılar mevcut. Bir yere kelime eklenir ya da çıkarılırken cümlenin içinde unutulan diğer kelimeler, silinmesi gereken ama silinmeyen sözcükler, ara ara imla hataları ve her "ama" bağlacından önce koyulan virgül... Bahsettiğim ilk üç sorun, her tür okuyucuyu rahatsız edecek türden ancak sonuncusu yüzünden duyduğum rahatsızlığın mesleki deformasyondan kaynaklandığını söylemeliyim. Her tür dilbilgisi kılavuzunu karıştırdım; sonuç olarak, "ama" bağlacından önce virgül gelmez; bağlacın kendisi, virgülün vermesi beklenen esi verir. Dolayısıyla, her ama-öncesi-virgülle karşılaştığımda biri koluma iğne batırıyormuş gibi hissettim. Dilerdim ki böylesine farklı bir kitabın edisyon süreci de özenli olsun. Neyse. Azıcık daha yazarsam hiç duramayacak gibiyim.


Velhasılkelam.
Ay lav tuhaf kitaplar!

İyi okumalar.
Aslı.


30 Mayıs 2015 Cumartesi

Jane Casey | Acımasız



Bir kere daha anladım ki bir kitabı bitirir bitirmez yorumumu yazmazsam bloguma yazı yazmayı akıl etmem için kırmızı kar yağması gerekiyor. En iyi ihtimalle kitaba dair detayları unutuyorum. Sonra mesele tam bir domino taşı etkisine dönüyor. Yazılmayı bekleyen kitaplar çoğaldıkça yazmayı erteliyorum. Blogum atıl kalıyor. İçimde büyüyüp rahatsız edici bir hal alan sorumluluk hissi de cabası.

5. Kurban biter bitmez zaten rafta hazır bekleyen Acımasız'a geçtim. Hangisini daha çok sevdim, bilemiyorum. Ama sanırım 5. Kurban kendini biraz daha hızlı okutmuştu. "Sanırım," diyorum çünkü birkaç alıntı ve genel olay akışı dışında iki kitaba dair doğru düzgün herhangi bir detay hatırlamıyorum. Evet, ikisi de onları okuduğum dönemde bana iyi geldiler, zihnimi temizlediler. Öte yandan, üzerimde bir Double Cross, bir Midnight Club etkisi bırakmadılar.


Maeve aynı Maeve. Hala (!) çalışma arkadaşlarının tacizlerine uğruyor. Hala diğer polislerden farklı davranıyor. Hala gitgelleri var. Annesi hala dırdır ediyor. Godley hala ilginç bir şekilde onu kolluyor. Ve yeni ortağı, tahmin edebileceğiniz üzere, tam bir baş belası çıkıyor. Hala (!) çalışma arkadaşlarının tacizlerine uğradığını söylemiş miydim? Söylemediysem hemen tekrarlayayım (!): Hala (!) çalışma arkadaşlarının tacizlerine uğruyor.


Anlayabileceğiniz üzere Jane Casey şu erkek polislerin kadın polislere karşı uyguladığı tacizler konusuna epeyce takık. Bunu kendine bir meram olarak alıp duruma eleştirel bir yaklaşım sergilemeye çalışmasına saygı duyarım. Beni bozan kısım, zaten gereğinden uzun olan kitabın hemen her sayfasına neredeyse birbirinin aynı cümleler ekleyerek bunu yapmaya çalışması. Bu yüzden "Eeeeh, yeter be!" dediğim çok yer oldu.

Öte yandan, Acımasız'ı sevmeme neden olan şey, kitabın içinde barındırdığı ahlaki çelişkiydi. Seri katilin peşine düşüp korkunç işkencelerle öldürdüğü tipler pedofili olunca insan şöyle bir durup düşünüyor. Bir pedofil öldürüldüğünde, soruşturmayı masum bir çocuk öldürülmüş gibi yürütmek mümkün müdür? Ben olsam ne yapardım? Katili bulmaya gerçekten de o kadar istekli davranır mıydım? Diğer yandan, öldürülen pedofil de olsa çocuk da olsa insandan bahsediyoruz. Kimsenin yaşama hakkı elinden alınamaz. O durumda pedofili katilinin peşine de tıpkı masum bir çocuk öldürülmüş gibi büyük bir azim ve adalet duygusuyla düşmek gerekmez mi? Kendimi bilemedim ama Maeve düşüyor. Ve 5. Kurban'da da olduğu gibi hikaye akışı içinde o kadar çok viraj yaşanıyor ki kitap çok başka bir hikayeyle son buluyor. Tam bir Arif'in Manchester'a attığı golü ararken nereye geldim örneği.

Kitabın çevirisi 5. Kurban'daki kadar iyiydi. Üzerinden zaman geçtiği için beni rahatsız eden noktalara dair örnek veremiyorum ama şu anda hatırlamıyorsam zaten yeterince rahatsız etmemiş demektir:) Selin Yurdakul'un cümle yapısını seviyorum. Sadece 5. Kurban'daki gibi esprili kısımları biraz daha vurgulaması gerektiğine inanıyorum.

Neyse.
Detaylarını unuttuğum bir kitaba dair ne çok konuştum değil mi?

Herkese iyi okumalar.
Aslı


Bunları okudunuz mu?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...